Necati Cumalı Türk edebiyatının en sevdiğim yazarıdır. Duru akıcı dili, yalın doğa tasvirleriyle insanı fazla laf kalabalığına boğmadan Makedonya dağlarının koyaklarına götürüverir, bir iki cümlede yağmurun topraktaki kokusunu duyurur, çimenlerin yeşilleri arasında at koşturur okuyucuya. Kaybolan bir zamanı geri getirir.
Dün akşam Fransız televizyon kanalı Arte'de onun romanlarından birinden uyarlanmış bir film olduğunu öğrenince merak ve heyecanla beklemeye başladım. Film 0.40 gibi gecenin geç bir saatine konmuştu ve 2.10 a kadar sürecekti. ''Viran Dağlar''dan uyarlandığını anladığım filmin daha ilk dakikasında başladı hayal kırıklığı. Yapımcı, oyuncu, yönetmen ve teknisyenlerin sıralandığı uzunca listenin en altında küçücük bir yazıyla ''Necati Cumalı'nın romanından'' ibaresi hızla geçti, izleyici ya gördü ya görmedi. Zaten benden başka da onun adını burada pek bilen ve bekleyen olmadığı için filmi tesadüfen izleyenler elbette bir Türk yazarının eseriyle tanıştıklarını anlayamazlardı. Hatta Türk romanlarını Fransızca'ya çeviren İstanbul göçmeni bir Ermeni arkadaş da ne olduğunu anlayamadan herhangi bir film gibi izlemiş.
Sonunda aynı uzun isim listesi yine dakikalarca ekranı doldurdu, ama orada artık yazarın adını lütfen de olsa eklemeye gerek görmemişlerdi. Telif hakkının sahiplerine karşı yasak savılmıştı ya, gerisi önemli değildi.
Filmin içi ise bir başka hayal kırıklığı oldu. Olayın kahramanı Zekeriya beyin o zamanlara özgü bildiğimiz mert ve asil tavırları (şimdiki zamanlarda kalmadı bu tür tavırlar), olumlu kişiliği herhalde bir Türk'le bağdaştırılamadı ki (kafalarda sadece Barbar Türk imajı var çünkü) film boyunca asla onun Türk olduğunu ima edecek bir tek laf kullanılmadı, bir ''Makedon'', bir Arnavut veya tanımlanmak istenmeyen ne idüğü belirsiz bir kişi izlenimi yaratıldı. Sonra birden o ana kadar hiç bir açıklama olmazken, bir anlatıcı araya girerek tarihi bir ''hatırlatma'' yaptı: böylece, savaş sonunda Türkiye'nin her tarafında Rumlar'ın katledilmeye başlandığını ve 1 milyon Rum'un Yunanistan'a gitmek zorunda kaldığını, Balkanlar'daki 400 000 ''Müslüman''ın da Türkiye'ye gönderildiğini öğrendik (Necati Cumalı böyle anlatmyor kitapta, ama olsun, hazır fırsat çıkmışken bugünlerde yavaş yavaş ortaya atılan ''Rum soykırımı'' fikrine de alıştırma yapılıyor). Bunun üzerine kahramanımızın ''ben asla Türkiye'ye gitmem'' diye bağırarak bu korkunç ''cezadan'' kaçıp saklanışını görüyoruz (olabilir de romandan iyice uzaklaşılıyor artık), sonra adam Türkiye'ye gitmekten kurtulmak için çocuğunu bile bırakıp yeni kurulan Arnavutluk'a sığınıyor ve Zog'un hizmetine giriyor, Arnavut parlamentosuna milletvekili falan oluyor, devamı da gelecek (dört bölümden oluşan dizinin son 2 bölümü henüz gösterilmedi). Aslında romanda Zekeriya bey bunlardan hiçbirini yapmadan ölüyor ve roman da bitiyor. Ama televizyon için olunca, ödedikleri telif hakkından maksimum yararlanmak için herhalde, neredeyse yedi kuşak aile hikayesine çevirmişler.
Necati Cumalı'nın romanı aslında çok insancıl. Türk ırkçısı değil. Makedonya'da din ve milliyet farkına bakmadan hep birlikte yaşayan insanlar ve komşuların bir gün gelip nasıl birbirlerine düşman edildiklerini, kin, kan ve ölümün ortasında çırpınışlarını ve Balkanlar'dan acılı bir sökülüp atılışın hikayesini anlatıyor. Bugün 200 000 Boşnak'ın gözlerimizin önünde öldürülmeleri gibi, o dönemde de Türkler'e karşı toplu katliamlar sözkonusu. Ama Arte'de izlediğimiz dizi, ''Balkanlar'ın Osmanlı boyunduruğundan kurtuluş yılları'' reklamıyla ekrana geliyor. Kimileri o açıdan bakabilir tabi, iyi de bu Necati Cumalı'nın bakış açısı değil ve o zaman onun adından yola çıkılmasının anlamı nedir?
Filmi görmeden önce düşünmüştüm, şu Fransızlar nereden gidip bulmuşlar bu kitabı ve dizi yapmışlar diye şaşırmış ve bu ilgilerine sevinmiştim. Ama filmi gördükten sonra başka duygulara kapıldım. Evet, kendimiz ilgi gösterip yapmazsak, başkaları da istedikleri gibi çarpıtarak yaparlar. Ama biz yapmış olsaydık o zaman da buralardaki televizyonlarda gösterilir miydi? Hiç sanmam. Biz de tersine bir çarpıtmayla ''vatan millet sakarya''ya dönüştürüdük. Zaten gerekli özeni de göstermediğimiz için istenen teknik ve sanatsal düzeye de ulaşamazdık.
Oysa ki ne çok işlenecek ilginç konularımız var. Ama Türk yapımı bir tek dizi satıldığını duydunuz mu dışarıya? Şu bütün Türkiye'yi ekran karşısında esir alan dizilerin hangisini dışarıya satabilirsiniz? Yığınla dizi yapılıyor, avuç dolusu paralar harcanıyor, onca masrafla ortaya çıkarılan şeyler daha ilk gösterimlerde gereken ''reyting''e ulaşamazsa programdan kaldırılıyor ve prodüksüyon şirketi masrafını bile çıkaramıyor. Ama bir tanesi de çıkıp ''ben bu aptallıklar için bu kadar para harcamak yerine şöyle daha bir eli yüzü düzgün, dışarıya da satılabilecek bir şeyler yapayım, bir romanı sinemaya uyarlayayım'' diye düşünmüyor. İçimize kapalı ''yuvarlanıp'' giden bir toplumuz. Dışarıdan Necati Cumalı'ya doğru bir pencere açılıyor, ama o pencere Türk edebiyatını tanıma amaçlı değil, sadece kullanacak malzeme arayışı. Eserine ayna tutulan kişinin bir Türk yazarı olduğu bile hiç bir yerde telaffuz edilmiyor. Fransızca'ya çevrilmiş kitabının tanıtımı da Yunanistan'ı tanıtıcı bir web sitesinde yer alıyor sadece. Filmin yapımına da bir çok Yunanlı katıldığı halde Türkiye'den tek bir ad yok. Müziklerini de Mikis Teodorakis'e yaptırmışlar.
AB tartışmaları olurken Fransa'daki baş argümanlardan biri de, Türkler'in dünya kültürüne hiç bir katkıda bulunmadıklarıydı. Kültür yok değil, var, ama biz onu dışarıya açmayı bilmiyoruz, dışarıdakiler de zaten görmek istemiyorlar, daha doğrusu ''barbarlara'' böyle bir kültürü yakıştıramıyorlar.




